Ana Sayfa » Köşe Yazısı » Mehmet Cömert

 
 
Mehmet Cömert

1978 Adıyaman İmam- Hatip Lisesi / Köşe Yazısı - Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

 Bizim  liseli yıllarda eğitim sistemimizde 'kopya' olgusu oldukça yaygındı.Okul yıllarından zihinlerde geriye kalan canlı hatıraların başında kopya maceraları gelir elbette.  Sigara içmenin de kopyadan geri kalan bir tarafı yoktu. Hele ki kopyadan veya sigara yakalatmadan disipline sevkedilmiş ve ceza da almışsanız bu aldığınız şan(!) ruhunuzu yıllarca beslemeye yeterdi. İki satırlık kopya, kahramanlık edasıyla saatlerce ve defalarca anlatılırdı.Hani o meşhur ' Şecaat arz edeyim derken merd-i kıpti sirkatini söyler.( Kıpti adam cesurluğunu ifade etmek için hırsızlığını anlatır) atasözünde olduğu gibi öğrenci de  kopya anılarını anlatır dururdu.

 

Gençlik yıllarının hoyratlığı bir tarafa, şahsen kopya olayını tahlil ederken, bunu okullarımızdaki baskıcı, kuru ezberci, her şeyi not ile değerlendiren çarpık eğitim sisteminin kötü bir ürünü olduğunu düşünüyorum.  Kopyayı, öğrencinin bu çarpık sisteme bir isyanı olarak okumak da yanlış olmaz.

Kopya ile ilk kez ortaokul sıralarında tanıştım. Zira ilkokuldaki öğretmenlerimiz yazılı sınav yapmazdı. Dolayısıyla kopya nedir bilmezdik.

 

 

Türkiye'de açılan ilk İmam Hatip Okullarının meşhur hocalarından merhum Celal Hoca'nın,(Celal Ökten) yazılı yaparken sınıftan çıktığı ve buna rağmen hiç bir öğrencinin kopyaya tevessül etmediğini  okuduğumda şaşırmıştım. Demek o hacamız öğrencilerine bunun yanlış bir iş olduğunu öğretebilmiş iyi bir eğitimci imiş.

Kopya hakkındaki sözü uzman eğitimcilerimize bırakıyor ve eğitim yıllarımızda çok yaygın olan bu işin unutamadığım bir hatırasını sizinle paylaşmak istiyorum.Yani ben de  ‘merd-i kipti’ nin yaptığı şeyi yapacağım.Ama zannederim ki o dönemde  bu olayın benzerini yaşamamış çok az kişi vardır. Haydi eskiye  sefer edip anılarımızı tazeleyelim.

 

Sene 1979  Adıyaman İmam Hatip Okulu son sınıftayız. O gün sıralarda üçerli oturulurdu. Sınıfın pencere tarafına bakan en arka sırasında oturuyordum.  En arka sırada oturmanın kopya için daha stratejik bir mekan olduğu yaygın bir kanaat olsa da, bunun yanlış olduğunu  yaşanan acı tecrübelerden sonra öğrenmiştik ancak. Doğrusu bu iş için en uygun yer arka değil, ön sıralardı. Zira öğretmenin gözü sanılanın aksine önlerde değil,hep arka taraflardadır.

Ben, iki sıra arkadaşımın ortasında otururdum. Normal zamanlarda bazen kenarda otursam bile yazılı gelince mevzi değişikliği zorunlu hale gelirdi.Çünkü  sınıfın çalışkan öğrencilerinden biriydim.Bundan dolayı diğer arkadaşlarımdan sık sık beraber oturma davetiyeleri de alırdım.

Sağımda ve solumdaki arkadaşlar; biri Şeyho Turgut, diğeri Şeyho Karadoğan’dı. 

Ders Edebiyat. Hocamız ise, dönemin Adıyaman Merkez Vaizi Ahmet Doğan idi.

Öğretmen açığı dolayısıyla Ahmet hocamız edebiyat dersimize giriyordular.

 Ahmet hoca dışardan geldiği için yazılı ve not işini  o kadar sıkı tutmazdı.Tabii ki o da yönetmenlik gereği  yazılı yapar ama kimseyi derste bırakma gibi bir durumu olmazdı.İşte anlatacağım olay hocamızın yaptığı bir yazılıda geçmişti.

 

Yazılı sorularını yazdıran hocamız masasına oturdu.Genel anlamda sorular kolay olsa da sağımda ve solumda oturan arkadaşlarım benden muhakkak tekit alırlardı.Bu yazılıda da aynı şey oldu.

 

Her iki taraftan gelen talepleri karşılamaya ve kendi kağıdıma da bir şeyler yazmaya çalışıyorum.Ne var ki sağdan ve soldan arkadaşların dirsekleriyle beni dürtmeleri bir türlü bitmek bilmiyordu.

Fısıldadığım bilgileri yazan arkadaşlar, bir de benden yazdıklarının doğru yazılıp yazılmadığını kendi kağıtlarına bakarak kontrol etmemi de istiyorlardı.

Artık usanmıştım.

En son Şeyho Turgut arkadaşımızın bir sorusu kalmıştı.

Soru şöyleydi: 'Mehmet Akif nasıl bir şahsiyettir kısaca yazınız?'

İkide bir beni dürtüp duran Şeyho Turgut'a, yaz dedim:

' Mehmet Akif mert, yiğit, devrimci, sıyrıl gibi bir delikanlıydı.'

Arkadaş da doğru cevabı bulmuş olmanın sevinciyle dediklerimi aynen yazdı.

Yazılıdan bir hafta sonra öğretmenlerimiz sonuçları bize bildirirlerdi.Yazılı kağıtlar elde olarak sınıf huzurunda notlar okunur; iyi puan alanlar sevinir, zayıf alanlar da üzülürdü.

Kopya çekenler daha çok sevinirlerdi.
'Oh.. valla hazırladığım kopya çıktı va döşedim' diyerek hava da atarlardı.

Ahmet Hocamız vaizlik görevi dolayısıyla bazen derslere gelemezdi.
Sanırım yazılı yaptıktan üç hafta  sonra gelebildi. Yazılı kağıtlarını tomar halinde hocanın elinde görünce sevindik. Notlatımız okunacaktı.

Hocanın notları okumak için kağıt tomarını açması veya not defterini eline almasıyla beraber nefesler tutulur tansiyonlar yükselmeye başlardı.Herkes alacağı notu merak ve heyecanla beklerdi.

Ahmet hoca, yazılı sonuçlarını okumadan önce,elinde tuttuğu kağıt tomarını şöyle bir  karıştırdı ve içinden bir  kağıdı çekip çıkardı.

Bir şey diyecek gib sınıfa yönelince, içime bir kurt düştü tabi.

Hocamız o gür sesiyle:

' Kim bu Şeyho Turgut?' diye kükredi.

Ben içimden 'eyvah' dedim, işimiz yaman!

Şeyho arkadaşımız önce sağına soluna bir bakındı.Sanki kendisine söylenmemiş gibi yaptı.

Hemen bitişiğindeki diğer Şeyho:

 

- Ayağa kalksana,sana diyor sana!' diye arkadaşı dürttü.

Şeyho çar naçar,keyifsiz bir halde ayağa kalktı.

Ahmet hoca sert bir eda ile :

- Sen misin? diye tekrar sordu.

Şeyho, heyecan ve korku karışımı kısık bir sesle:

'Benim' diyebildi.

İçimdeki korku giderek büyüyordu.Şeyho kadar olmasa da ben de korkuyordum.Acaba hoca bir kopya muamelesi mi yaptı bize? Bu durumda çeken ve çektiren aynı muameleye tabi edilirdi.

Kopya muamelesi idareye intikal ederse ceza verilir;  öğretmen de 'sıfır'ı basardı.Bir de velimize posta yolu ile  durum rapor halinde bildirilirdi .Ya bütün bunlar olur da değerli velim rahmetlik Kazım Balıbey kirvem bütün bunları duyarsa  ne derdim diye içimden düşünüyordum.

Ahmet Hoca bir elinde Şeyho arkadaşımızın yazılı kağıdını tuttu, diğer eli ile de  sınıfa yöneldi ve  :

' Çocuklar şu cavaba bir bakın Allah aşkına!

 

'Adam, M Akif'e 'devrimci' demiş !' dedikten sonar Şeyho arkadaşımıza yazdırdığım

' Mehmet Akif, mert,yiğit ,devrimci, sıyrıl gibi bir delikanlıydı' cümlesini okudu.

Ve suratını ekşiterek ekledi:

Terbiyesiz herif, Mehmet Akif''i ben size böyle mi tanıttım? '

'Devrimci' ne demek biliyor musun sen?

Sınıftan biri,hafif bir sesle, devrimci, 'komünist' demektir hocam dedi.

Hoca, bu sesin sahibine göz ucuyla baktı ve sıramıza taraf elini uzatarak:

'Bir de İmam Hatip Öğrencisi bunlar !' dedi.

İçimden ,'keşke otursa da olay fazla büyümese' diye dua ediyordum.

Bu arada Hocanın, disipline vermekten bahsetmemesi de içimi rahatlatmıştı. Çünkü Şeyho disipline verilecek olsa, 'valla bunu bana -onun deyişiyle- ‘Cumerd yazdırdı' dese işler karışmazmıydı?

Ahmet hoca, kızaran yüzünü çepeçevre saran siyah uzun sakalıyla pek öfkeli bir görüntü veriyordu. Dışarıdan derslere girdiği için öğrenci dövme gibi bir durumu olmazdı.

Okulun kendi öğretmenlerinden bir olsaydı, bizim zavallı Şeyho ve belki de -suça azmettirici olarak- ben, bir ton dayak yiyecek bir de üç gün 'tart cezası' alacaktık.


Şeyho, sınıfın huzurunda iyi bir fırça yemenin mahcubiyeti ile bir yandan sıcak terler dökerken, diğer yandan da  ters ters bana bakıp duruyordu.

'Bunu bana Mehmet Cömert söyledi' diye özrü kabahatinden daha büyük bir şey'in Şeyho'dan çıkmamış olması da ayrıca sevindiriciydi. Ama henüz tehlike hepten geçmiş değildi.

Evet korkulan olmadı; ancak bu sefer Şeyho'nun teneffüste peşimi bırakmayacağı endişesi sardı beni. Kendisi benden hem yaşça hem cüssece daha büyüktü. Yani kavga etsek dayak yiyebilirdim.

Ama Şeyho'nun gözünü korkutan bir maceram vardı.Onu hatırlamış olmam bir nebze rahatlattı beni.

 

Şeyho daha önce sınıfın en yaşlısı ve güçlüsü bir arkadaşla kavgamızda onu kötü  dövdüğümü görmüştü. Bunu düşünüyor ve cesaretimi korumaya çalışıyordum.

Şeyho ders boyunca nefret kokan bakışlarını bozmadı ve Kürtçe tehditler savurup durdu.' Niha ku em derketin derva ez xwe bi qurbana te dikim.' (dışarı çıkınca senin hesabını görecem)

Aslında Şeyho arkadaşımız çok efendi ve saf biri idi. Zaten ben de onun bu saflığından yararlanarak ona bu yanlışı yazdırabilmiştim.

Korkuyla karışık bu endişeler içinde ders çok çabuk geçti sanki.. Keşke Şeyho'nun öfkesi dinene kadar zil çalmasaydı diye temenni ediyordum, ama nafile…

Zil sesinin çalmasıyla beraber hemen ayağa kalktım ve sınıfın önüne doğru Ahmet hoca'ya taraf yürüdüm Hoca ile beraber çıkarsam daha güvende olacaktım. Şeyho sınıfta beni yakalayamazsa,dışarıda hiç yakalayamazdı.Çünki benim kadar  koşamazdı.

Sınıfın kapısından aceleyle çıkıp merdivenlere koştum.Hızlı hızlı inerken bir de arkama bakıyordum.Evet, tahminin doğruydu.Şeyho beni yakalamak için peşimden o  da aceleyle iniyor ve bir de   ceketini ve kravatını çıkarıyordu.

Kravatın indirilmesi ceketin çıkarılması kavganın kaçınılmaz olacağına  işaretti. Zira kavga etmek istediğinizde kravatınızı indirmediyseniz bu sizin için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Bunu düşünerek ben de hemen kıravatımı indirdim. Yine Kürtçe olarak ' ‘mereve, tu xwe xelas nakî' (Kaçma kurtulamazsın elimden)diye peşimden bağırıyordu.

 

Okulun bahçesine çıkmıştık.Ben önde, Şeyho da arkamda, okulun etrafını bir kaç kez tavaf etmiştik o gün.

 

Mazide kalan bu olayı bana yazdıran, memlekete ve eski arkadaşlara duyduğum hasrettir elbette.Bu vesile ile bütün eski hocalarıma ve öğrenci arkaşlarıma selam ve saygılar ediyor dualarını bekliyorum. Öğretmenlerimizden ve arkadaşlarımızdan ahirete göç edenlere de rahmet diliyorum.


 
 
13 Mayıs 2017 Cumartesi 17:07
Okunma: 2548
 
Yorumlar


Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
 
Yazarın Diğer Yazıları

Yazarlar
< >
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Kurumsal

Okuyuculardan Gelen Haber

    Yaşam

    Gündem

    Teknoloji

    Siyaset

    Kültür-Sanat

    Dünya

    Son Dakika

    Ekonomi

    Yerel Haberler

    Spor

    Sağlık

    Özel Haberler

    Medya

    Eğitim

    Yukarı Çık