Ana Sayfa » Köşe Yazısı » Mustafa Kayahan

 
 
Mustafa Kayahan

Güldürürken Düşündüren Hikâyecikler / Köşe Yazısı - Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

Kurnazların  Kurnazlık Sınavı

Tilki ile yılan arkadaş olur; "aralarında su sızmaz" gibi bir dostluk görüntüsü vardır. Tilki bu samimiyet görüntüsünü fırsat belliyerek yılana sık sık,

"Kardaş, sen niye hep böyle eğri büğrü, yamuk yumuksun?" diye sorar.

Yılan da hep aynı cevabı tekrar ederek,

"Benim şekli şemam, fıtratım böyledir, bendeki bu yamukluk doğuştan gelmedir" der.

Günler günleri, aylar ayları kovalar; kış geçer,ilkbahar gelir. İki ahbap ilkbaharın sıcak bir gününde coşkun bir derenin kıyısına varırlar. Vardıkları taraf gölgeliktir, serindir. Karşı taraf ise güneşli vehoş manzaralıdır.. Orya geçip güneşin ve manzaranın tadını çıkaracaklar.Fakat bu keyifi çatmak için dereyi geçmek gerekir. Tilki yüzme ustası, suya atlayıp karşıya geçer. Fakat yılan olduk yerde durur. Tilki:

"Ne duruyorsun? Gelsene ahbap!" der.

Yılan hüzünlü ve boynu kıvrık;

"Ben yüzmesini bilmiyorum ki geleyim. Eğer dostluğunu gösterir, sırtında taşırsan geçerim, yoksa gelemem"

Tilki:

"Lafımı olur, hemen geliyorum"ve tekrar yılanın tarafına geçer.

Yılan bir güzel tilkiye dolanır. Tilki karşı tarafa yüzmeye koyulur. Karşıkıyıya varmaya ramak kala, yılan tilkiyi sıkmaya başlar. Tilkinin kaburgaları çatır çatır, nefesi kesilmek üzeredir;

"Kardaş" der, "beni niye bu kadar sıkıyorsun?Biraz gevşet, kemiklerim kırılacak!"

Yılan:

"Seni ahmak, onca zamandır bu fırsatı kolluyordum. Şimdi senin işini bitirecek, bir güzel mideye indireceğim"

Tilki çok fena tongaya düştüğünü fark eder ve hemen kurnazlık marifetini devreye sokar:

"Kardaş" der, sen beni yemeye yiyeceksin, lakin senden son bir dileğim var. Başını bir uzatsan da şu beyaz çenenin altından bir güzel öpsem, yoksa gözüm arkada kalır…"

Yılan:

"Ahmağa bak, öleceğinin derdine değil de beni öpmenin derdine düşmüş. Al sana boyunum, öp öpebildiğin kadar" deyip, boynunu tilkinin ağzına doğru uzatır. Tilki,dişlerini yılanın boynuna kenetleyip sıkmaya başlar. Yılanın sesi soluğu, takati kesilir, çözülmeye başlar. Tilki, işi bitmiş yılanın kuyruğundan tutup bir güzel uzatır; yılanın o "benim fıtratımdır" dediği eğri büğrülükten, yamuk yumukluktan eser kalmamıştır.

Ve muzaffer tilki yılanın başında kıçüstü mağrur vaziyet alarak:

"Seni gidi kurnaz,hani, 'benim yamukluğum doğuştandır' derdin!..  Şimdi  nasıl da dümdüz oldun!.." (Anonim)

Eskilere Rağbetten Derlenmiş Bir İbret… (1)

Bilmem hangi Köy ağasının dedelerden kalma bir değirmeni varmış. Zamanla değirmenin taşlarından (berê êş) biri iyicene incelmiş; yerine yenisini koymak gerekiyor. Fakat cıvadra değirmen taşı olmaya uygun kayaç yok. Ağa, köylüyü toplar, meseleyi anlatır. Değirmenime bir taş bulun der.

Köylüler ağaya, "Artık hazır değirmen taşları vardır, ondan alsan…" deseler de lafları para etmez. Ağanın inadı inat… İlle de, "Eski usul değirmen taşı isterim de isterim,  nerde bulursanız bulun!" der.

Köylüler çaresiz…Dağ-tepe demeden uygun kayaç aramaya koyulur. Nihayet, yüksek bir dağın tepesindeuygun bir kayaç keşfedilir. Külünk, balyoz, alet edevatı  alıp kayayı yontmaya başlarlar. Üç-beş gün içinde ortası delinmiş, yusyuvarlak değirmen taşı hazırdır.

Fakat sevinçleri uzun sürmez, taş sarp bir dağın tepesindedir, yol yordam yoktur. Kocaman taşın dağın tepesinden aşağıya, düzlüğe indirilmesi imkansız görünmektedir.Velhasıl sorun büyük mü büyük.Kara kara düşünmenin tam da ortalığı sarmaya başlayacağı anda, uyanık biri taşın üstüne fırlayıp,"Buldum, buldum"  diye bağırmaya başlar. ("Evreka, Evreka" diye de bağırmış olabilir!!!)

Köylüler sevinçle, "Anlat hele,  anlat!" diye tempo tutar. Uyanık adam heyecanlı heyecanlı anlatmaya başlar:

"Bakın" der, "birisi kafasını taşın deliğine soksun,biz de taşı aşağı yuvarlayalım. Adam taşı direksiyon gibi idare edip, kazasız belasız aşağı düzlüğe indirsin. Hepsi bu kadar basit…"

Fikir harika(!) Lakin bu sefer de kiminkafasını taşın deliğine sokacağı sorunu patlak verir.fakatçözüm uzun sürmez;icadınmcidi bu işe talip olup kafasını taşın deliğine sokar. Taş dağın yamacından aşağı yuvarlamaya bırakılır.Taş son sürat aşağıya yovarlanırken köylüler de saatlar sonraaşağı iner, düzlüğe varırlar.

Taş onlardan çok erken inmiş, dağın dibindeki düzlükte durmuştur, sapasağlamdır, kırığı çatlağı yoktur. Mucitleri de taşın yanı başında, bir seksen uzanmış fakatkafası yoktur. Telaş, hırıltı gürültü başlar.Etrafı arayıp tararlar ama adamın kafasının izine rastlamazlar. Bağrışıp tartışırlar. Bir grup, "Belki de adamın kafası yoktu" derken, diğer grup "Adamın kafası vardı" diye ısrar eder.. Ve bir türlü uzlaşma sağlanamaz. Sorun kavgaya varmak üzereyken içlerinden akil(!) biri ortaya çıkar, "Arkadaşlar" der, "bu adamın kafasının olup olmadığını en doğru bilecek kişiadamın karısıdır,gidip ona soralım" önerisini patlatır.   Öneri çok yerinde görülür. Hep birlikte adamın kapısına üşüşerek,Fadime'ye seslenirler. Fadime hırcık damına çıkar. Mesele baştan sona, açık seçik anlatırlar:

"Fadime bacı, biz kocanızın kafasının olup olmadığına bir türlü karar veremedik. Bu işi en iyi sen bilirsin. Söyle hele, adamın kafası var mıydı, yok muydu?"

Fadime'nin verdiği cevap üç şekilde rivayet edilir:

Birinci rivayet:

"Vallahi, bıyıkları vardı, ama kafasını bilmiyorum"

İkinci rivayet:

"Hayır, hayır! Adamın kafası yoktu,eğer olsaydı kafasını o taşın deliğine sokmazdı!..."

Üçüncü rivayet:

"Accan, bıyıkları varidi, kafasını bilmeyrom" (ANONİM)

 

Ve Sadece Gülmek İçin…

"Acem Palavrası"

… Günün birinde palavracı bir İranlı İstanbul’a geliyor ve şehri geziyor. Gördüğü her şeye dudak kıvırıp ikide bir, “Her şeyin büyüğü, güzeli bizde var” diyor. Beyazıt Kulesi’ni de küçümsemiş, “Bizim Tahran’da öyle yüksek bir kule yapılıyor ki geçen yıl ustanın birinin elinden düşürdüğü keser hala yere varmadı” diyor. İranlı’yı hayretle dinleyen bizim Kasımpaşalı lafa karışıyor; “Bizim Langa’da öyle hıyar yetişir ki, uzaar uzaar, Boğaz’ı geçer, Anadolu’yu geçer, Tahran’a varır, şahın sarayındaki yatak odası penceresine kadar yükselir”  İranlı, “Atıyorsun, böyle de hıyar olur mu” deyince, Kasımpaşalı, “Düşür ulan o keseri, yoksa sokarım hıyarı pencereden içeri” cevabını yapıştırıyor. …(Aydın Boysan, Hayat Tatlı Zehir, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2007/İst.)

 

Dipnot: (1) Kimileri bu hikâyeyi Karadenizlilere, kimileri Kastamonululara, kimileri de Adıyamanlılara mal eder. Hatta GeğtelılarınHısn-ı Mansurlulara mal ettiği de vakidir.

Benden anlatması;  isteyen istediği yere mal etmekte özgürdür…

 


 
 
1 Mart 2015 Pazar 20:52
Okunma: 12089
 
Yorumlar


Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
 
Yazarın Diğer Yazıları

Yazarlar
< >
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Kurumsal

Okuyuculardan Gelen Haber

Yaşam

Kahta Emlak

Gündem

Teknoloji

Siyaset

Kültür-Sanat

Dünya

Son Dakika

Ekonomi

Spor

Yerel Haberler

Sağlık

Özel Haberler

Medya

Eğitim

Yukarı Çık