Ana Sayfa » Köşe Yazısı » Mustafa Kayahan

 
 
Mustafa Kayahan

Kâhta ve Adıyaman’da Baba İshak (Babai) İsyanı / Köşe Yazısı - Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

 Kâhta ve Adıyaman’da Baba İshak (Babai) İsyanı

Kâhta Haber/Mustafa Kayahan

Türklerin Diyarı Rum’a, Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte bozulmaya başlayan bölge istikrarı Frenklerin (Haçlıların) başlattıkları “kutsal Savaş”la daha da derinleşerek kaosa dönüşür. Tarihler 12. yüzyılın ortalarını gösterdiğinde, Anadolu ve Suriye coğrafyasında yerinde oynamamış tek kavim, kan bulaşmamış tek parça toprak kalmamıştır.

Tarihe Anadolu Selçukluları olarak geçecek olan “çekik gözlüler” Bizans ve Suriye topraklarını kalıcı yurt edinmek için mücadele vermektedir. Bu niyetle Suriye ve Irak’ın bir kısmı kolayca denetim altına alınmıştır. Ancak Bizans kolay lokma değildir; onu tümden yutmak için önce kemirmek ve birkaç asır beklemek gerekecektir. 

Talihsizliğe bakın ki Anadolu, Kutsal şehir Kudüs’ü kurtarmak için karadan gelen “silahlı hacıların” yani Haçlıların da biricik güzergâhıdır. Yukarı Mezopotamya ise Kutsal şehir Kudüs’e Anadolu’dan girişin kapısıdır.  Hal böyle olunca güzergâhta ve geçiş yollarında hangi şehir, hangi kasaba, hangi köy varsa, bu ardı arkası kesilmeyen silahlı ziyaretçilerin talanından nasibini alır. Öyle bir an gelir ki,  silahlı ve zorba hacılar kendi dindaşları olan şehir ve kasabaları da yağmalar, onlara da kılıç sallar. Bölgede, özellikle Anadolu’dan Suriye’ye giriş kapısı sayılan Edessa (Urfa), Antakya ve Kudüs civarındaki şehirlerde tarihin en büyük trajedileri yaşanır. Hıristiyan Bizans’ın toprakları kemirilir, Arapların ise hem yerleri yurtları elden gider, hem de onurları da çiğnenir.

Bütün bunlara rağmen kudümsüz Suriye entrikalar ve ihanetler coğrafyası olmakta ısrar eder. Saltanat meraklısı kardeşler kanlı bıçaklıdır. Arap Türk’e, Müslüman Müslüman’a güvenmemekte; Sünniler Şiilerden, Şiiler Sünnilerden hiç haz etmemektedir. Birleştirici olması gereken inanç unsuru kanlı bir ayırışımın gerekçesi yapılmış, özellikle hanedan temelli mezhepler can yakıcı olmaktadır. Derken, ilahi kuvvet Selahattin Yusuf adında, avamdan bir Kürt’ü tarih sahnesine çıkarır. Bu zat, ilahi kuvvet ve şansın dayatmasını boşa çıkarmaz: Önce Mısır’a melik olur. Daha sonra Suriye ve Anadolu Mezopotamya’sına nispi bir istikrar getirir. Peşi sıra Kudüs’ü geri alarak, binlerce km uzaklardan gelen Frenklere, özellikle İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard’a tarihi bir ders verir. Böylece Anadolu’da umutlar yeniden yeşerirken, Müslüman coğrafyası da tekrar nefes alır. Karanlık çağın en koyusunu yaşayan Frenk diyarı silkelenip yeni bir döneme, aydınlanma dönemine girer. Sarsılmaz denilen Koca Roma İmparatorluğu yıkımının sonuna doğru hızla yol alır.

Ne var ki, Ortadoğu’nun kudümsüz coğrafyası istikrarın tadını çıkarmadan koca Selahattin’i kaybeder. Fırsat kollayan paylaşım kavgaları ve istikrarsızlık da tekrar devreye girer. Gerçi abisi Selahattin’in yerine geçen Mısır Meliki Adil biraz atak davranarak vaziyeti toparlamaya çalışacaktır. Ancak o coğrafyada işler bir kere rayından çıkmaya meyletti mi toparlanması zordur, hatta imkânsızdır…

Evet, Eyyubi Hanedanı kavgalarla baş edemez. Selahattin’in ardıllarının hem kendi içinde, hem Çekik gözlü Türklerle hem de inat Kürtlerle başı derttedir. Şehirli haraç (vergi de denilebilir) vermekten; köylü, çapulcu eşkıyaların talanından, gaspından, esaretinden muzdariptir. Tebaasının güven ve huzurunu sağlamakla yükümlü sultanların otoritesi ise hiçbir işe yaramamakta, hatta güvensizliğin kaynağını oluşturmaktadır. Merkezi otoriteye yani “emirlere” ve Sultanlara bağlı olan din adamlarından da umut kesilmiştir. Halkın nezdinde onlar bu adaletsizliğin, bu başıbozukluğun birer figüranıdır artık.

Asırlardır hep güçlüye biat ederek, hep güçlüye boyun eğerek yaşamaya alışkın halk, artık bıkkın ve umutsuzdur. Tek dayanak, Anadolu’nun yeni yeni tanışacağı kendi iradesi, kendi naif inancı, kendi gücüdür. Şimdi mesele bu gücü harekete geçirecek bir öncü kuvvetin ortaya çıkmasıdır ki, ortam bunu çoktan hazırlamış bile. Şartların böylesine olgunlaştığı 1240 yılının Sonbaharında, Amasya Vilayetinde “Baba İlyas” diye biri ortaya çıkarak kendisini “Resul/peygamber” ilan eder. Tarihe “Babai İsyanı” ya da “Baba İshak İsyanı” olarak geçecek olan bu hareketin lideri Amasya’dadır.  Fakat isyan fitilinin ateşlenecek yer olarak, Bizans’ın Güneydoğu Anadolu’daki serhat illeri seçilmiştir. Bunun için de en uygun bölge Samsat ve civar yerlerdir. Zira en sadık halifelerinden biri olan “Baba İshak” Samsatlıdır. Hatta bugün Doğanyol olarak bilinen Kefersud’a,  (Keferdiz) küçük bir tekkesi olduğu bile rivayet edilmektedir.

Olayı en iyi anlatanlardan biri, o günleri bizzat yaşamış olan Malatyalı Süryani tarihçi Abul Farac olsa da, isyanın inanç niteliği hakkında pek ayrıntı vermez. Fakat daha sonraki on yıllarda ortaya çıkan anlatılar Babai İsyanı’nın dini tezlerini Hasan Sabah’ın, günümüzde “haşşaşiler” gibi mesnetsiz yakıştırmasıyla anılan İsmaililer ya da Fatımiler ekolüne bağlayanlar olmuştur. O dönemlerin yani 12 ve 13 yüzyılların Sünni cenahı bunları daha çok “Bâtıniler” veya “sapkınlar” olarak vasıflandırır. Biz işin dini ilkeler bağlamındaki kısmı konunun ehillerine bırakarak, sürecin, daha çok tarihi yönüne bakacağız. Konuyu bu bağlamda en uzun anlatan kişi, İsyan sürecinde 15 yaşlarında olan ve Arap literatüründe Abul Farac olarak bilinen Malatyalı Süryani Tarihçi Bar Hebraeus’tur.

“1240’ın Teşrinler mevsiminde [Kasım-Aralık] Arapların [Müslümanların] dinine karşı fena bir ayrılık hareketi baş gösterdi. Çünkü İhtiyar ve zahit (Sofu) bir Türkmen Amasya’da şöhret kazandı. Bu adamın adı ”Baba” idi. Kendisine “resul” yani “gönderilen adam” diyor ve hakikatten Allah’ın peygamberi olduğunu söyleyerek [Hz] Muhammed’in yalancı olduğunu ve peygamber olmadığını iddia ediyordu. Birçok Türkmen de ona inandı. Çünkü kendisi gösterişler [‘sihirbazlık’ ima ediliyor] yapıyordu”

“Bu kişi İshak namındaki müridini Roma diyarının [Bizans Anadolu’sunun] hududu üzerindeki Hısn-ı Mansur’a [Semsür, Adıyaman] gönderdi ve onun burada halkı kendi peygamberliğine inanmaya davet etmesini istedi. Bu adam birçok kişinin üstadına bağlanmasını temin etti ve onun savaş edebilmesi için birçok silah tedarik etti. Bütün Türkmen askerleri merkeplerini, öküzlerini ve koyunlarını satarak binek atları aldılar ve atlara binerek Hısn-ı Mansur, Gargar (Gerger) ve Gağti (Kâhta) havalisini soymaya başladılar. Bunlar, ‘Baba’nın Allah tarafından gönderilen bir elçi ve peygamber olduğunu kabul etmeyenleri öldürüyorlardı”

Abul Farac’ın ve başka kaynakların hemfikir oldukları noktalarından anlaşıldığı kadarıyla isyan Kefersud’dan (Keferdiz/Doğanyol) başlayıp Gerger’e, oradan da Kâhta ve Adıyaman’a yayılarak güçlenmiş ve Malatya’yı tehdit etmeye başlamış. Tam da bu aşamada Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhusrev’in   Malatya bölgesi askeri komutanı (Emir/Sûbaşı) Muzaffereddin Alişir’in etekleri tutuşmuş ve harekete geçmiştir.

“Bunun üzerine” der, Abul Farac,  “Malatya emiri [Alişir] 500 atlıdan müteşekkil bir ordu toplayarak Sawma Oğlu(?) manastırındaki tebaadan [Süryani]  50 adam seçti ve bunların ok atmadaki hünerinden istifade etti. Bunların hepsi giderek Türkmenlerle harp ettiler. Bunlar mağlup oldular ve manastıra mensup kimselerden pek az kişi canlarını kurtarabildi. Bu yüzden Türkmenler [isyancılar] son derece kuvvetlendiler ve birçok halk kütleleri onlara bağlandılar”

Abul Farac’ın bu tespitinden anlaşıldığı kadarıyla, “emir”in yani devlet gücünün zaafını gören ve talanın cazibesine kapılan yoksul ve otoriteye kızgın kitle isyancıların saflarına koşmuştur. Katılımlar neticesinde gittikçe kalabalıklaşan ve güçlenen isyan hareketi Sıvas’a yönelir. Bu arada, bölgenin farklı etnik gruplarından derlenerek güçlendirilmiş sultanın orduları Elbistan’da isyancıların önünü kesmeye çalışır, ama birincisinden daha beter bir hezimete uğrayarak dağılır. İsyancılar ise “Baba”nın hüsnü cemalin görmek üzere Amasya’ya yönelir.

Kent merkezli dini anlayışa aykırı bir söylemle ortaya çıkan bir mahallî hareket, kısa zamanda geniş bir köylülük ayaklanmasına dönüşüp, tüm etnik ve dini asilzade zümresini korkutmaya başlamıştır. Gelenekleri birbirinin kuyusunu kazmakla nam yapmış “soylular” zümresi, geçici bir süre için entrikaları rafa kaldırıp işbirliğine gider. Sonrasını, Abul farac şöyle aktaracaktır:    

 “Bunun üzerine, Roma Diyarının Asilzadeleri ihtiyar “Baba”ya karşı bir pusu kurdular ve ‘Baba’yı pusuya düşürerek boğdular. Babanın müridi İshak ile adamları onu bulamayınca ‘Baba’nın kendilerine yardım etmek üzere 2melekleri getirmek için gittiği’ şayiasını yaydılar ve Amasya’ya karşı vahşiyane bir muharebe açtılar”

Bu isyanı bastırmak için toplanan 60.000 atlı asker, sayısı 6.000 kadar olan bu küçük isyancı guruba, her ne hikmetse, saldırmaya cesaret edemez. Vaziyetin kötüye gittiğini anlayan sulatan, emrindeki 1000 kişilik paralı Frenk atlı askerini savaş meydana sürer. Diş bileyen Frenk birlikler yüzlerine “haç” işareti yaparak isyancıların üzerine hücum eder. Neye uğradığını şaşıran isyancılar dağılmaya başlar. İsyancıların kaçıştığını gören ordu birlikleri de cesaretlenip Frenklere katılır. Kalabalıklaşan askeri birlik, İsyancı birlikleri çembere alıp erkek, kadın, çocuk, hatta hayvan demeden önüne gelen tüm canlıları kılıçtan geçirmeye başlar. Gün akşam olduğunda isyan bastırılmış, ‘fitne’ bertaraf edilmiştir!

Böylece tarihin Adıyaman merkezli ilk ve son isyanı, ardında büyük tahribat ve çokça tarikat nüvesi bırakarak, tarihin soluk sayfaları arasında yerini almıştır.

Kaynaklar: 1) Gregory Abû’l-Farac (Bar Hebraeus), ABÛ’L–FARAC TARİHİ, T. Tarih Kurumu/Ankara

2) Ahmet Yaşar Ocak, BABAİLER İSYANI, Dergâh Yayınları/İst.


 
 
6 Ocak 2016 Çarşamba 11:49
Okunma: 8960
 
Yorumlar


Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
 
Yazarın Diğer Yazıları

Yazarlar
< >
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Kurumsal

Okuyuculardan Gelen Haber

    Yaşam

    Gündem

    Teknoloji

    Siyaset

    Kültür-Sanat

    Dünya

    Son Dakika

    Ekonomi

    Yerel Haberler

    Spor

    Sağlık

    Özel Haberler

    Medya

    Eğitim

    Yukarı Çık