Ana Sayfa » Köşe Yazısı » Mehmet Cömert

 
 
Mehmet Cömert

Dinin kaynağı üzerine / Köşe Yazısı - Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

 

Dinin tarihi insan ile başlar. İlk insan mümin ve Müslüman’dır. İlk din de İslamiyet, yani teslimiyettir. Allaha teslimiyet; O’na inanma, O’na güvenme ve O’nun hükümranlığına boyun eğmektir.  Din;  fert ve toplumun kendisine dayandığı, hayatın akışına yön veren, hayatı anlamlandırıp  onu şekillendiren insanlık tarihinin en kadim ve mukaddes değeridir. Din; insana, bulunduğu  evrende özel bir misafir olarak ağırlandığının  bilincini  kazandıran  yüce bir hakikattir. Din ilâhî  bir nurdur. Gökteki güneşin yerdeki canlılara verdiğinin aynısını, din de insanın  ruh ve aklına verir. Her şey o ilahi nur ile anlam ve değere kavuşur.  Din; insanın kendisini bulması, kendi öz fıtratıyla uyumlu bir hayat yaşamasıdır.

 

 

Dünya’ya gözlerini açan her canlı kendisini koruyacak, ihtiyaçlarını giderecek bir şeyler  arar; tutunacak bir dal bulmak için uğraş verir. İhtiyaç ve arzuları yaşadığı alemin  sınırlarını  aşan insan ise, görünenden daha  ötesini, en mükemmeli  arar. İşte insanın özündeki bu duygu, onu inanmaya sevk eder. İnsan ile hayvan arasındaki en temel farklardan biri, insanın  bir ideal ve inanca sahip olmasıdır. İnsan ‘inanan’ bir canlıdır.

 

Hayvan, maddi ihtiyaçları karşılanınca rahatlar ve bir sorun yaşamaz. Ancak insan böyle değildir. İnsanı bu sınırlı dünya tatmin etmez. O, bundan çok daha fazlasını ister. İşte insanın ebediyete uzanan bu arzu ve istekleri onu inanmaya sevk eder. Biyolojik yapı için yemek, içmek gibi temel ihtiyaçlar ne  ise, ruh için de iman odur. Yani, insandaki din duygusu fıtridir; kimilerinin iddia ettiği  gibi  din, sosyal yapının  ortaya çıkardığı  kültürel bir öğe değildir. Bu nedenle tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri inançsız bir topluma rastlanmamıştır.

Dinin, beşeriyetin  sonraki merhalelerinde ortaya çıktığı, güçlü sınıfın zayıfları sömürmek için uydurduğu bir hikaye olduğu şeklinde özetlenebilecek  materyalist  yorumların tutarlı   hiç bir tarafı yoktur. Dinler tarihine bakıldığında kurucusunun zengin veya iktidar sahibi olduğu bir din görülemez. Tarihi materyalist diyalektiğin iddia  ettiği üzere  din, güçlü sınıfın  ideolojisi olarak da doğmamıştır. Tam aksine  hemen her din ve inanç genel olarak zayıf kitlelerin içinde, fakir  ve kölelerin omzunda yükselmiş ve yayılmıştır. Bütün peygamberler, haddi aşmış varlıklı kişiler ve zulme sapmış iktidar sahipleri ile mücadele etmişlerdir. Zorba biri ile bir peygamberi bir arada değil, daima karşı karşıya görürsünüz . İbrahim ile nemrut, Musa ile firavun gibi.

İnsandaki dini duygu,  çocukluk döneminin ilk yıllarında   ortaya çıkar. Çocuk, doğduğu çevreyi anlamak ve anlamlandırmak amacıyla sorular sorar. Bu nedir, kim yaptı bunu? Bizi ve bu dünyayı kim yarattı? Allah nerededir, neden onu göremiyorum? Her kişi, içinde yetiştiği sosyo-kültürel ortamın bu tür sorulara verdiği cevaplar doğrultusunda bir inanca sahibi olur .

Dinin, tarihin belli bir döneminde insanoğlunun karşılaştığı sorunlarını çözmek, anlamlandıramadığı olayları izah etmek ihtiyacından ortaya çıktığını, ancak bilim ve tekniğin ilerlemesiyle beraber din olgusunun ortadan kalkacağını iddia edenler de olmuştur. Karl Marx ve Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte ve  Durkheim gibilere göre tanrıya ihtiyaç kalmamıştır ve din artık ömrünü tamamlamıştır. Yaklaşık bir, bir buçuk asır önce ileri sürülen bu kehanet  tutmamıştır.  Aksine  bilim ve teknik ilerledikçe insanlarda dine ve dinin sağlam değerlerine duyulan ilgi giderek artmıştır. Bilim ve teknik, din’in yerine geçemediği gibi, insan ve toplum için yeni ve çok ciddi sorunların doğmasına da sebep olmuştur.

 

Bu muhteşem kainatın ve cereyan eden olayların bir yaratıcısının olması gerektiği her insanı her an ilgilendiren temel bir sorundur. Hiçbir dini inancı doğru bulmadıklarını   iddia edenler bile bu düşünceden kendilerini kurtaramazlar. Hayati bir tehlike ile karşılaştıklarında ateistlikleri  son bulur. Bir yaratıcıya inanmadıklarını söyleyenlerin hikayelerini dinlediğinizde neden bu noktaya savrulduklarını  anlarsınız. Bu tip şahsiyetlerin  durumunu  meşhur ‘pireye kızıp yorganı yakmak’ deyişiyle izah etmek de mümkündür.  Yani bunlar, dindar bazı kişilerin kimi tavır ve hareketlerine tepki duyarak boşluğa savrulmuşlardır. Böyleleri biraz da bencildirler.’Tanrı olsaydı her dileğimizi kabul ederdi’ saplantısı içindedirler.  Her arzularını kabul edebilecek bir tanrı arayışlarını ‘ateizm’ diye adlandırmışlardır.

İnsanlık tarihinde ‘inançsızlık’(ilhat) veya batılı ifadesi ile ‘ateizm’ din’e karşı ciddi bir rakip ve alternatif olmamıştır. Din’e karşı en tehlikeli rakip, dinin  anlaşılması üzerine ortaya çıkan bazı sapkın anlayışlardır. İnsanlık tarihi,  bu gerçek din ile özünden arındırılan din arasındaki büyük mücadelelere sahne olmuştur. Kur’an, en çok doğru inançtan sapmış olan ‘kitap ehli’ ve inanıyormuş görüntüsü veren   nifak ehli’ üzerinde durur;bu tür sapkınlıklardan korumaya çalışır.

Hasılı, dini duygu insan fıtratında yer alan asli unsurlardan biridir. Hiçbir güç onu çekip çıkaramaz. Dini bir hayat yaşamayan insan dahi, yaşadığının dine ve Allah’ın rızasına uygun olduğunu düşünür. Pascal’ın dediği gibi, ‘Kopernik’in fikirleri pek az kişiyi ilgilendirir. Fakat Allah,ahret,dua herkesin hayatında her an yaşar’

 

 


 
 
12 Mart 2018 Pazartesi 09:51
Okunma: 1596
 
Yorumlar


kamil sever17 Mart 2018 Cumartesi 10:40
Hocam gerçekten güzel yazılar yazmışsınız.Okudum.
 
Yazarın Diğer Yazıları

Yazarlar
< >
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Kurumsal

Okuyuculardan Gelen Haber

Yaşam

Kahta Emlak

Gündem

Teknoloji

Siyaset

Kültür-Sanat

Dünya

Son Dakika

Ekonomi

Spor

Yerel Haberler

Sağlık

Özel Haberler

Medya

Eğitim

Yukarı Çık