Ana Sayfa » Köşe Yazısı » Muhammed Yetis

 
 
Muhammed  Yetis

Hacı Çiçek İle Yılın Röportajı / Köşe Yazısı - Muhammed Yetis

Muhammed Yetis

             Kahta Haber’e  özel  Muhammed  Yetiş  tarafından “Dünden Yarına Nifak Psikolojisi (Kripto Unsurlar)” kitabının yazarı Hacı Çiçek hocamızla kitap üzerine bir söyleşi yapıldı. Takipçilerimizin ve kamuoyunun istifade edeceğini umuyoruz.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Sayın hocam, öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz ve değerli zamanınızı bize ayırdığınız için teşekkür ederim. Hocam, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz, Hacı Çiçek kimdir?

            Hacı Çiçek:  Ben size teşekkür ederim. 1960 yılında Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı, ismiyle müsemma Cavsak/Ürünlü Köyü’nde doğdum. Köyüm, Şanlıurfa yöresi iklimi şartlarına göre neredeyse her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği bir yerleşim birimidir. Rahmetli annemin hastalığı nedeniyle 1967’de Urfa’ya taşınmışız. Babam, biz üç erkek kardeşi de İmam Hatip Lisesi’ne kaydetmekle çevresine model bir baba, veli olmuştur, diyebilirim. O dönemler, İmam Hatip’e gidenlerin, “cenaze yıkayıcısı” olmakla itham edildiği, küçümsendiği yıllardı. Ama sizi temin edeyim ki okula gidenlerin arasında en kazançlı çıkanların, biz kardeşler olduğunu iddia edebilirim.

İmam Hatip Lisesi’nin ortaokul kısmını Şanlıurfa’da; lise kısmını Diyarbakır’da okudum. 1983’te Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Kütahya-Emet İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenliğe başladım. Daha sonra Kâhta Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde ve Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde görev yaptım. 1996’da Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm hukuku alanında “İslâm’da Kadının Şahitliği” adlı tez ile yüksek lisans diplomasını aldım. 2015 yılında İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı’nda “Zemahşerî ve Atwâqu’z-Zeheb fî’l-Mewâ‘iz we’l-Hutab” adlı çalışmayla doktoramı tamamladım. Şu anda Adıyaman Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Arap Dili Eğitimi (Arapça Öğretmenliği) Bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak çalışmaktayım. Telif ve çeviri kitaplarımın yanı sıra uluslararası ve ulusal hakemli dergilerde birçok akademik makalem yayımlanmıştır.

            Akademik bağlamda, niçin yaşınızla mütenasip bir konumda değilsiniz, diye sorarsanız, rahatlıkla şu cevabı verebilirim: Girdiğimiz akademik sınavlarda Pensilvanya merkezli çete, bizi yedek listeye bile almıyordu. Onların zulmünden ötürü, onları Allah’a havale ettim ve Milli Eğitim’de çalışmaya devam ettim; tabi bu arada İngilizce gibi dil çalışmalarımı geri plana ittim. Bütün sınavlarda Anadolu çocuklarının bütün müktesep haklarını gasbeden bu güruh, yarın ruz-i mahşerde mahkeme-i kübrada nasıl hesap verecek acaba?  

            Kahtahaber- M.Yetiş: Dünden Yarına Nifak Psikolojisi (Kripto Unsurlar) kitabı nasıl ortaya çıktı, kitabın hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

       Hacı Çiçek:  Evet, Kur’an ile haşir neşir olduğumdan beri İslâm’a ve Müslümanlara, açık sözlü düşmanlardan daha çok; içten pazarlıklı, saman altından su yürüten, sinsi, düalist ve her devrin adamı diyebileceğimiz nifak kimlikli, ikircikli kişilerden zarar geldiğini müşahede ettim. Tarih okumalarımızda da bu tıynet ve zihniyetteki kişilerin her devirde ve zeminde olduğunu gördüm. Kur’an, daha çok, akidevî nifaktan söz eder ama şahsen, amelî nifakın da zamanla sahibini kimliksizleştirdiğini, şahsiyetsizleştirdiğini, akidevî nifaka kadar götürdüğünü, çıkarından dolayı kişiyi düşmanla işbirliği yapar duruma düşürdüğünü tespit ettim. Günümüzde en yoğun nifak türü, amelî nifaktır. Hz. Peygamberin etrafında kümelenen ilk nesil, nifak anaforundan son derece sakınıyordu. Mesela sahabilerden Abdullah b. Ömer, zalim Haccac aleyhinde konuşan bir adama “Eğer Haccac burada olsaydı, yine böyle konuşabilir miydin?” diye sorunca, adam: “Hayır” demiş; bunun üzerine İbn Ömer “İşte biz, Hz. Peygamber döneminde bunu münafıklık sayardık” diye karşılık vermiştir. Günümüzde ise aynı hassasiyete sahip olunmadığını seslendirebilirim. Adam, söz veriyor ama zinhar sözünde durmuyor. Kardeşim, ya söz verme ya da sözünde durmaya çalış! Adam, konuşurken doğru konuşmamaya sanki yemin etmiş! Hatta yalan, parayla mıdır, diyen olabiliyor. Birisi, bulunduğum bir toplulukta “Ne olacak canım, sanki yalan parayla mıdır?” demişti, ben ise ona “Hayır, yalan parayla değil, cehennem iledir” cevabını vermiştim. Adam, birinin rakibi mi iftiranın bini bir para! Bütün bu malzeme ve tespitler, 2004 yılından itibaren ilgili kaynaklara eğilmeme neden oldu. Bakınız, bu dediklerim, namaz kılanlardan ya da gelenekçilerden sadır olan olumsuz davranışlar. Onun için bunu dert edindim Muhammet hocam!

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam neden nifak psikolojisi, bu konuyu seçmenizin özel bir anlamı var mı?

            Hacı Çiçek:  Evet, özel bir anlam ve gerekçesinin olduğunu söyleyebilirim. Bilindiği gibi münafıklar, günün koşullarına göre hareket eden, mevcut siyasî, ekonomik ve kültürel havayı iyi koklayan; özellikle güçler dengesini takip ederek günün güçlülerine yakın duran çıkarcı unsurlardır. Adamın, iki dönem aynı partide ya da kanaat çevresinde sebat ettiğini göremiyorsunuz. Aynen ayçiçeğinin güneşe göre yön değiştirmesi gibi bu unsurlar da, güce ve otoriteye göre cihet ve mevzi değiştirirler. Örneğin kişi, iktidar olabileceğini tahmin ettiği cenahta yer almaya çalışır. İçinde yer alacağı siyasal oluşumun, kültürel ve ahlakî bağlamda kendi dünya görüşüyle bir ortak paydaya sahip olup olmaması pek mühim değildir. Onun tek derdi, siyasî parsa toplamaktır. Hatta onun siyasal nifakına seçim öncesi anketlerin bile tesiri vardır, dersek mübalağa yapmış olmayız. Adam, haziranda bir renk, kasımda başka bir renktir. Bir taraftan haziran galiplerini tebrik eder, diğer taraftan da mağlup partinin parlamenterine de hüznünü (!) beyan eder, sonra da namaza durur. Çıkarı adına bütün insanî değerleri ayaklar altına almaktan çekinmez; kendisine yapılan uyarılara kulak asmaz; hatta uyaranları, siyasal realiteye ayak uyduramamak ve çağı gerçekçi okuyamamakla itham eder. Bu, her dönemdeki riyakâr ve münafık adamın davranışıdır. Zeytinyağı gibi hep üste çıkmaya; kendi gömleğini başkasına giydirmeye çalışır. Bu tür yaratıklar, hayatın bütün alanlarında riya ile iç içedirler. Bu tür münafıklığa siyasî münafıklık diyebilirsiniz. Bu münafıklık türünde malzeme sıkıntısı bulunmamaktadır.

Bürokrasi alanında ise kimisi, arkasından konuştuğu kişinin huzurunda her türlü yağcılık ve dalkavukluğu yapar, kuyruk sallar; demin aleyhte sarf ettiği sözler, sanki kendisine ait değilmiş gibi pişkince hareket eder. Bu nifak çeşidine de bürokratik münafıklık diyebilirsiniz. İnsanın midesini bulandıran bu çirkin tablolar da, çalışmamızın ortaya çıkmasına neden oldu diyebilirim. Bu tablolar, bütün çirkinlikleriyle artarak devam etmektedir. Tabiinin büyüklerinden Hasan Basrî, kendi dönemi için “Şayet şimdiki münafıklar ölseydi ve cesetleri ortalıkta bırakılsaydı, cesetlerin çokluğundan yollarda rahat yürüyemezdik. Eğer münafıkların kuyrukları olsaydı, izdihamdan adım atacak yer bulamazdık” diye bir tespitte bulunmuştur. Şimdiki durum farklı mı sayın hocam? İkiyüzlü insan tipinin oluşmasına neden olan mevcut bürokratik sistemin, idare erkine sahip kişiler tarafından tez elden değiştirilmesi, rehabilite edilmesi,  her şeyden daha önceliklidir. Rabbim, bizi münafıkça tavırlardan korusun.   

   Kahtahaber- M.Yetiş: Sayın hocam, kitabınızın 30. sayfasında münafıkların özelliklerinden bahsederken Asr-ı Saadet dönemi  ‘cihad’ kelimesinden bahsedildiğinde, münafıkların titreme nöbetlerine tutulduğundan bahsediyorsunuz. Günümüzde de bazı kesimler,  cihad, şehid, şehadet vb. kavramlardan bahsedildiğinde alerjik reaksiyona girmiş gibi rahatsızlıklarını ortaya koyuyorlar. Bu iki grup arasındaki paralelliği ne ile açıklayabiliriz?

            Hacı Çiçek: Zaman ve mekânın farklı olması pek önemli değildir. Her dönemdeki müminler küffara, emperyalist güçlere tepki verirken, her dönemdeki münafıklar ise söz konusu güçler ile işbirliği yapmış, onların çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Dünün münafıkları ile bugünün münafıkları arasında genelde bir fark bulunmamaktadır. Dünün münafıkları Uhud’da, Hendek’te müminleri yalnız bıraktıkları gibi bugünün münafıkları da müminleri her konuda yalnız bırakmakta, yalnız bırakmaları şöyle dursun, dünya kamuoyuna müminleri daha tehlikeli göstermekte, işgalcilerle savaşan müminlerin koordinatlarını düşman güçlere bildirmekte, Haçlıların İslâm beldelerini işgalini masum lanse etmektedirler. Dünün münafıkları, bol günde mangalda kül bırakmaz, cihad söz konusu olduğunda sırra kadem basarlardı. Müminler, cihatla ilgili ayet ve surelerin bir an önce nazil olmasını temenni ederken, münafıklar ise cihada katılmaları şöyle dursun, cihad kelimesinin geçmesi bile onların ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi müminlere aval aval bakmalarına yetiyordu. Kur’an, bu tabloları canlı bir şekilde hep gündemde tutmuştur. Dünün münafıkları Mekke müşrikleriyle; Yahudi Beni Kurayza, Beni Nadr ve Beni Kurayza ile dosttular, onlara her türlü enformatik destekte bulunuyorlardı. Onlar, Bedir ve Uhud’a çıkan Hz. Peygamber’i ve müminleri, gözü dönmüşlükle, maceracılıkla, barışı baltalamakla itham ediyorlardı. Onlar savaştan kaçmalarına rağmen, şehre dönen muzaffer İslâm ordusunu karşılamaya çalışır, hiçbir şey olmamış gibi müminlere yanaşır, ganimetten pay almaya gayret ederlerdi. Bugünün münafıkları da müminlerin diplomatik bir atağını boğmaya, savaş tamtamlarını çalmaya çalışıyorlar. Cesur ve gözü pek Müslüman liderleri kamuoyu nezdinde aşağılamaya gayret ediyorlar. Ümmetin başına her türlü gaileler açmaktadırlar. Amerika, İngiltere, İsrail vb. çevrelerle içli dışlıdırlar, her türlü onursuzluğu ve omurgasızlığı yapmaktadırlar. Şu noktaya dikkatinizi çekiyorum: Kuruluşundan, daha doğrusu kurduruluşundan bu yana İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulme karşı münafıkların herhangi bir beyanatı ya da tepkisi oldu mu? Ama cesur Müslüman bir liderin İsrail’e karşı çıkışını boğmaya veya magazinleştirerek etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Kimi zaman ise Amerika ve Batı’nın, kendilerine karşı onurluca duran liderleri perişan edeceğini, devre dışı bırakacağını seslendirerek kamuoyunu manipüle ederler. Mesela Sayın Cumhurbaşkanımız, one minute çektiğinde bütün münafıklar, medyalarında “nasıl olur, İsrail ve müttefikleri bizi yer, bitirir, bize hayat hakkı tanımazlar” diye vaveyla koparmıştı. Dün de Hendek savaşında koalisyon güçleri (aynen bugün olduğu gibi) şehri kuşattıklarında Medine münafıkları Müslümanlara “Size artık hayat hakkı kalmadı, evlerinize dönün, bundan sonra sığınacak bir yeriniz yok” diye psikolojik korku salıyorlardı. Münafıklar, her dönemde emperyalist güçlerin öncüleri, keşif kolu olmuşlardır. Asr-ı Saadet’te, Haçlı istilasında, Moğol istilası ve ümmetin tüm sıkıntılı demlerinde böyle olmuştur. Muhammet hocam, münafıkların en önemli vasıflarından biri de İslâm’ın içini boşaltmalarıdır. Müslümanların direnişini kırmaktır. Direnişin simgesi cihad kurumunu vahşi, acımasız lanse etmektir. Unutulmasın ki bu topraklarda Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Halidler, Ömer b. Abdülazizler ve Selahaddinler var olacağı gibi münafık İbn Seluller, Muattıblar ve Cadlar da var olacaktır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Ayrıca yukarıdaki kavramları (cihad, şehid, şehadet) tersinden suiistimal eden yapılar da türedi. Cinayet ve melanetlerine bu ulvi kavramları maske yapıyorlar. Bu işin dengesi nedir sizce?

            Hacı Çiçek: Sözünü ettiğiniz kavramlar, çok ulvî ve yüzlerce ayet ile hadisin kendisinden söz ettiği kavramlardır. Yüceliklerine rağmen öteden beri bazı kesimler tarafından suiistimal edilmiştir. Buna en somut örnek, Haricilerin Hz. Ali’ye karşı aynı kavramlardan hareket ederek isyan etmeleridir. Düşünebiliyor musunuz? Adı geçen kavramları dillerine dolayarak Kur’an’ı yorumlamak ve sonunda Hz. Ali ile taraftarlarını tekfir etmek, onlarla savaşmayı vacip görmek, mallarını ganimet bilmek, çoluk çocuklarını esir ve cariye kabul etmek… Bu uygulamadan ötürü arş titremez mi? Hz. Ali gibi bir değeri tekfir eden bir Kur’an yorumunun ne hayrı olabilir?

Günümüzde de aynı mantalite ile hareket eden unsurları görmekteyiz. Davranışlarıyla hem İslâm’a hem Müslümanlara zarar veriyorlar. Haricî hassasiyetle hareket ederek Müslümanların kuvvetten düşmelerine neden oluyorlar. Kendilerine uyanları da imha ettirmekten başka bir işe yaramıyorlar. Uluslararası emperyalist ve sömürgeci güçlerin bölgemizde yerleşmelerine sebep oluyorlar. Mesela günümüzde DEAŞ’ın yaptıklarından dolayı hangi Müslüman çevre fayda görmüştür? Kendi milletinin değil, milletine düşman kimselerin askeri, hizmetkârı ve küresel güçlerin Türkiye ayağı olan Pensilvanya merkezli nifak çetesine bakınız! İlk çıkışları cemaat oldu, sonra güç zehirlenmesiyle şecaat arz ettiler, nihayetinde de sirkatleri ortaya çıktı ve fecaat/felaket oldu. Bilmem bana katılır mısınız, diğer insanların hukukuna riayet etmeyen cemaat etiketli ama hizipsel ve kliksel argümanlarla hareket eden bütün oluşumların, aynı güç zehirlenmesinden etkilenebileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir, diye düşünüyorum. 

Kanaatimce bu işin dengesi, ifrat ve tefrite düşmeden hareket etmektir. En küçük bir yanlıştan dolayı kendi halkını tekfir etmemektir. Adı geçen ulvî değerlerin yanı sıra ruh terbiyesini ikmal etmektir. Akif’in dediği gibi Şarkın en büyük sultanı Selahaddin Eyyubi hassasiyetine sahip olmaktır. Bugün cihad, şehid ve şehadet kavramlarıyla hareket edenlerin bir kısmı, İsrail’e karşı nasıl bir duruş sergilemektedir? Kime zarar vermekte, kime yarar sağlamaktadır? Onların yaptıklarından kimler hoşnut, kimler rahatsızdır? Teşbihimi hoş görünüz, ata et, ite ot verenlerin zihniyetinden oldukça uzak durmamız gerekmektedir. Böyle zihniyete sahip olanların, müşrik ve münafıkların potansiyel güçleri olmaktan kendilerini kurtarmaları muhaldir.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam münafıkların özelliklerini sayarken; risk almayan, mazeret üreten bir alışkanlıktan bahsediyorsunuz. Bu davranışların günümüzde karşılığı var mı, varsa yaygınlık oranı ne safhada?

            Hacı Çiçek: Ne demek! Aynı özelliklerin günümüzde de devam ettiğini rahatlıkla söylemek mümkündür. Bu konuda taze ve canlı bir örnek vermek istiyorum. Katar’a yönelik bazı yaptırımlarda bulunan Körfez Ülkelerinin (Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn) dışişleri bakanları, başka bir deyişle fırından yeni çıkmış Şerif Hüseyinler, 30 Temmuz 2017 tarihinde Bahreyn’in başkenti Manama’da toplandılar, toplantıdan sonra bir basın toplantısı düzenlediler. Ben, toplantının tümünü el-Cezire televizyonunda canlı olarak takip ettim. Bildiğiniz gibi söz konusu günler, siyonist İsrail’in, Müslümanlara kan kusturduğu, Mescid-i Aksa’da namaz kılmayı yasakladığı günlerdi. Dört işbirlikçi devletin temsilcileri, İsrail’den tek kelime söz etmediler. İsrail’in yaptıklarını dillendirmediler. Niçin? Çünkü onların böyle bir derdi yoktur. Ama ümmete parasal yardımda bulunan Katar’a her sıkıntıyı vermekten geri durmuyorlar. Örneğin, geçenlerde Katar ile Türkiye’nin askerî ve ekonomik dayanışmasından rahatsız olan Suudi yönetimi, Katar’a, tabi Türkiye’yi kast ederek  “Dostlarınızı uzakta aramayın” diye uyarıda bulundu. Kendileri on binlerce kilometre uzaktaki ABD’ye uşaklık yapar, ümmetin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini peşkeş çekerler. Bu, onlar için çok normal ve olağandır. Ama Türkiye-Katar diyalogundan rahatsızdırlar. Nedeni ise Türkiye’de ve Katar’da İslâm ve ümmet hassasiyeti yönetici kadroların bulunmasındandır.

Bu işbirlikçi dörtlü, emperyal güçlerle işbirliği yaparak Mısır’da Muhammed Mursi’yi yönetimden düşürenler değil midir? Bu değirmene İran da su taşımadı mı? Kur’an, bu tür çevrelerin iktidara gelmesi, idare erkine sahip olmaları halinde nesli ve kültürü tahrip edeceklerini bize bildirmektedir. Anlayacağınız gerek lokal/bölgesel gerekse evrensel ölçekte olsun, nifak ehlinin işi müminler iledir. Onların tek emeli, müminleri bir kaşık suda boğmak, uluslararası diplomatik düzeyde hayatiyetlerine son vermektir. Malum olduğu üzere dünkü münafıkların Mekke müşrikleri, Yahudi Beni Kurayza, Beni Nadr ve Beni Kurayza ile bir sıkıntıları yoktu. Hatta onların ellerinin güçlenmesi için çaba sarf ederlerdi. Medine’ye gelen şehid haberlerine sevinirlerdi. Şehid olmuş müminlerin ailelerine giderek onların en sıkıntılı zamanlarını istismar ederlerdi. “Çocuklarınız savaşa çıkmamış olsaydı öldürülmezlerdi. Muhammed, onları peşine takıyor, ölüme götürüyor” şeklinde duygu istismarı yaparak şehit ailelerini Hz. Peygamber’e karşı kışkırtırlardı. Günümüzde de aynısı yapılmaktadır. Bugünün münafıkları da, cesur insanlarımızın moralini bozmaya, onları meydanlara davet eden liderleri bozgunculuk yapıyor ithamıyla gözden düşürmeye çalışıyorlar. Hatta lanet okuma seansları tertip ediyor; düşmanı övüyor, şehitlere küfrediyorlar.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Kitabınızın 46. Sayfasında “Biz Ensar topluluğu; münafıkları, Ali b. Ebu Talip’ten nefretleriyle tanırdık’’ diye Ensar’a atfen bir ifade geçiyor. Hocam günümüzde bu şekilde münafıkları ortaya koyabilecek mihenk taşı şahsiyetlerden söz edilebilir mi?

            Hacı Çiçek: Her toplumun öne çıkan, temayüz eden grup ya da şahsiyetleri vardır. Onların övülmesi, ait oldukları toplumun övülmesi; yerilmesi ise toplumun tümden yerilmesi anlamına gelir. Mesela Ensar topluluğu, farklı bir kentin sakinleri olmasına rağmen Hz. Peygamber ve müminlerin en sıkıntılı durumlarında devreye girmiş, onlara kucak açmış, evlerini paylaşmış, müşrik ve Yahudilerden gelecek her türlü baskı ve tazyike karşı dik durmuştur. Onların bu onurlu duruşu, münafıklar tarafından hep eleştirilmiştir. Hatta Ensarî müminler, kimi zaman kabilelerinin münafıkları tarafından “Besle kargayı, oysun gözünü” gibi çirkin tepkilere maruz kalmıştır. Olay, Hz. Peygambere intikal edildiğinde ise yalan söyleme uzmanı münafıklar, yemin billah ile bu sözden berî olduklarını söylemiştir. Bugünün münafıkları da ümmete sahiplenen, ümmeti bir araya getirmeye gayret eden liderlere aynı şiddette tepki göstermiyorlar mı? Medyalarında Müslüman lider ve çevresini gözden düşürmeye çalışmıyorlar mı? Suçüstü yakalandıklarında bile her şeyi inkâr etmiyorlar mı? Zaman ve mekân değişse de münafıkların mantalitesi ve davranışı, değişmeyecektir. Kanaatime göre “Kudüs’te ne işimiz var?”, “Suriye’de ne işimiz var?”, “Katar ve Somali’de ne işimiz var?” diyenlerin bu kem ve şom sözleri, dünün münafıklarının tepkileriyle aynı frekanstadır. “Şurada ne işimiz var?” diyenlerin, bir kerecik de olsa “Amerika’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın ve diğer sömürgeci devletlerin Ortadoğu’da ne işleri var?” dedikleri olmamıştır. Dünün münafıkları da aynı şekilde “Uhud” ve “Tebük” gibi yerlere gitmenin gereksizliğini seslendiriyorlardı ama müşriklerin Medine’de ne işleri var, demiyorlardı. Hem üstelik müşriklere yataklık ediyor, müminlerin mukavemet gücünü kırmaya ve cihad ruhunu öldürmeye çalışıyorlardı.

Ehl-i küfrün hizmetkârı ve candan dostları olan münafıkların, öne çıkmış mümin şahsiyetleri sevip sevmediklerine gelince, dünün münafıkları, sadece Hz. Ali’den değil, sahabenin ileri gelen bütün şahsiyetlerinden nefret ederlerdi. Mesela Hz. Ebubekir’i, sıdkından; Hz. Ömer’i, kendilerine karşı dik duruşundan; Hz. Osman’ı da, askerî ve sivil amaçlı harcamalarda gösterdiği cömertlikten ötürü sevmezlerdi. Bugün de durum bundan farklı değildir. Ümmet duyarlılığındaki herkese, bu bir lider olabilir, bir sivil toplum kuruluşu olabilir, münafıklar onların hepsine düşmandır. Onlar, münafıkların potansiyel hedefidir. Mesela münafıklar, Muhammed Mursi’ye düşman, Sisi’ye dostturlar. Doksan yaşındaki İslâm âlimi Yusuf el-Kardavî’ye düşman ama Beytullah’ta zalimlere methiyeler düzen işbirlikçi saray kapıkulu âlim müsveddelerine hayrandırlar. Niçin Sayın Cumhurbaşkanımıza düşmandırlar? İsrail’e ve muhiplerine karşı onurlu durduğundan değil midir? Bütün dünya sağır, kör ve dilsiz olsa da biz, Filistin’e karşı onlar gibi olmayacağız, dediğinden dolayı değil midir? Onlar, Sayın Erdoğan’ın dik duruşundan dolayı kendilerine zarar geleceği endişesini taşıyorlar. Medine’de de nifak ehli, müşriklere karşı durulamayacağını, karşı çıkılması halinde Muhammed ve arkadaşlarının topyekûn imha olacakları yaygarasını çıkarıyorlardı. Yani kamuoyunu şimdiki münafıklar gibi manipüle ediyorlardı.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Değerli hocam, kitabınızın bir bölümünde münafıkların kin ve adavetlerinden dolayı İslâm toplumuna yabancılaştığından söz ediyorsunuz. Günümüzde bazı İslâm düşmanlarının özellikle Hristiyan-Emperyalist ülkelerde yaşamayı tercih etmelerinin bu konuyla alakası olabilir mi?

            Hacı Çiçek:  Evet, Kur’an, başkaları adına çalışan münafıkları “içinizden bir güruh” diye nitelemiştir. Onlar, müminlerin arasında yaşarlar ama genleri müminlerin genleriyle, dokusu müminlerin dokusuyla uyuşmamaktadır. İslam düşmanlarının, Müslümanlar aleyhinde entrika çevireceği en uygun yerler, doğal olarak emperyalist, sömürgeci ülkelerdir. Çünkü onlar, sığındıkları yerden her türlü desteği almakta, devlet başkanları gibi karşılanmaktadır. Haçlı seferleri bitirmeyen düşman güçler, neden potansiyel dostları olan münafıklara kucak açmasın? İslam dünyasının karnına saplanmış İsrail’in, bütün Müslüman ülkelerde münafık unsurlardan oluşan dostları niçin olmasın? Bu yaratıklar, Müslümanlar aleyhinde komplocuydu, bugün de komplocudurlar. Örneğin Tebük seferi öncesinde bazı münafıklar, Mekke yolu güzergâhındaki Seniyyetu’l-veda tepelerinin daracık bir geçidinde pusu kurmuş, Hz. Peygamberin yolunu gözlemişlerdi. Bu suikast planını haber alan Resulullah, hemen tedbirini almış, münafıkların hayvanlarını dövdürmüş ve komplocu grup, gece karanlığında kaçarak kurtulmuştur. Bugün de aynı genlere sahip ahlaksız nifak çetesi bütün İslâm coğrafyasında Müslümanlar aleyhinde komplolar kurmakta, gerektiğinde onlara karşı silah kullanmaktadır. Deşifre olduklarında ise her şeyi inkâr ederler. Dünün münafıkları, foyaları vahiy ile meydana çıkmasına rağmen, yaptıklarını Allah’ın adını anarak inkâr ederlerdi. Bugün de aynısını yaşıyoruz. Günümüzde vahiy inmemekte ama münafıkların kendileri ve yaptıkları, en net kamera görüntüleriyle gösterilmesine rağmen dünün münafıkları gibi her şeyi reddetmekte; suçlarını ya babalarına ya da ölmüş başka bir münafık arkadaşına isnat etmektedirler. Bu itibarla münafıklara karşı müteyakkız davranma, namaz oruç gibi her Müslümana farzdır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam, kitabınız 50. sayfasında münafıkların, ilahi enformasyon sayesinde peygamber tarafından deşifre edildiğini söylüyorsunuz. Bugün aramızda peygamber yok. Bu melunları biz nasıl deşifre edeceğiz?

            Hacı Çiçek: Evet, münafıkların en büyük özellikleri arasında kendilerini kamufle etmeleri, kripto davranmaları bulunmaktadır. Fakat kaynaklarımız, yani ayet ve hadisler, bu konudaki bütün boşlukları, neredeyse doldurmuştur. Çalışmamızda şu soruları sormuştum: Nifak hareketi, kimi hedef olarak görüyor? Hareket, kime toz kondurmuyor? Sıkıntılı durumlarda hareketin müntesipleri, kiminle hareket ediyor? Hareket, kimi zalim, kimi mazlum lanse ediyor? Hareket, müminlerin galibiyetine mi yoksa mağlubiyetine mi seviniyor? Evet, bu sorular, münafıkları anlamada ipucu veren karinelerdir. Aslında Kur’an, çeşitli formatlarda münafıkların davranış biçiminden, psikolojik yapılarından söz etmektedir. Savaşların arifesinde ve sonunda münafıkların tavırlarını bildirmektedir. Ayet, Hz. Peygamber’e “Sen, onları, yüzlerindeki işaret ve mimiklerden tanırsın. Onları konuşma tarzlarından fark edersin, bilirsin” demiştir. Buna benzer daha birçok vahiy kaynaklı malzemelerimiz mevcuttur.

Hadisler de münafıkların başat özelliklerini vurgulamaktadır. Şu iki sahih hadis, bizim için yol taşları hükmündedir: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman yerine getirmez ve ona güvenildiği zaman hıyanet eder.” “Kimde dört özellik bulunursa halis münafık olur. O dört şeyden biri kendisinde bulunan kişi, onu terk edinceye kadar münafıklıktan bir özellik bulunur. Bunlar: Kendisine bir emanet bırakıldığı zaman ihanet eder; konuştuğunda yalan konuşur, anlaştığı zaman sözünde durmayıp bozar. Bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı giderek karşısındakinden fazla kötülük yapar.” Tabi, burada hadisin sebeb-i vürudunu, maksat ve meramını bilmemiz gerekir. Örneğin, konuşurken farkında olmadan ya da istisnai şekilde yalan söylemiş, hayatında verdiği bir sözünü yerine getirmemiş ya da kendisine verilen emanete kazara dikkat etmemiş bir mümin kardeşimizi, hemencecik münafık diye yaftalama hakkımız yoktur. Çünkü hadisin meram ve maksadı bu değildir. Hadisten kastedilen, söz konusu özelliklerden birinin, kişide karakteristik bir hal almasıdır, bir kültür haline gelmesidir. Bunu biraz açmamızda yarar vardır. Mesela çevremizde birisi hakkında “O mu, yalancının birisidir”, “Onun, sözünde durduğu görülmemiştir” veya “Emanete riayet etmeyen, güvenilmezin tekidir” diye genel bir imaj ve izlenim oluşmuşsa, hadisin maksadı hâsıl olmuş demektir. Münafıkları tanımanın başka noktaları da mevcuttur. Örneğin, müminlerin sıkıntıya girdikleri demlerde, münafıkların kiminle beraber hareket ettikleri de, deşifre olmaları için bir fırsattır. Münafıkları en iyi tanımanın yolu ve tez elden çözmenin şifresi, savaşlardı. Savaşlar, bir bakıma turnusol olup, tabirimi hoş görünüz, onların kaç ayar olduğunu ortaya çıkarıyordu. Hz. Peygamberin amcaoğlu Abdullah b. Abbas, “Biz, Tevbe suresine Fadıha derdik ve münafıkları pekiyi tanırdık” demektedir. Fadıha; insanların kin ve düşmanlıklarını ortaya çıkarmak, ayıp ve kusurlarını faş etmek demektir. İşte Tevbe suresi, münafıkların foyasını ortaya çıkardığından bu ad ile anılmıştır. Bugün de Tevbe suresi elimizde, aynı kodları ve malzemeleri bize de vermektedir. Ayrıca Müslümanların, münafıkları deşifre etmeleri için özel yetiştirilmiş uzmanları olmalı diye düşünüyorum.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Sayın hocam; kitabınız, günümüz sorunlarını tespit, teşhis ve tedavi etmek için mutlaka okunması gereken bir kitap. İnşallah tanıtımı yapılırsa pek çok kişi tarafından okunacak. Bu kitabı okuyanlardan biri gelip de size kitaptan-içeriğinden veya bazı bölümlerinden rahatsız olduğunu söylerse ne düşünürsünüz, tavrınız ne olur?

            Hacı Çiçek: Muhammet kardeşim, ben, kitabımı birini sevindirmek ya da rahatsız etmek için yazmadım. Ben, öteden beri ümmeti dış düşmanlardan daha çok, Kur’an’ın bize iç düşman diye tesmiye ettiği münafıkların verdiği zararlar konusunda bir durum tespiti yapmaya çalıştım. Kim rahatsız olur, kim daralır, kim sinirlenir, kim öfkelenir, bu beni ilgilendirmez. Öfkelenenlere, Kur’an bize, onlara “öfkenizle ölünüz” dememizi tavsiye etmektedir. Biz de nihayet onlara “öfkenizle geberiniz” deriz. Çünkü bu pozisyon, sözün bittiği yerdir. Bizim, birilerinin yaptığı gibi Allah’ın Kitabı’nı, Nasrettin Hoca’nın kuşuna benzetecek halimiz yok. Allah, bizi muhafaza etsin, nifakın en büyük alametlerinden biri de, İslâm’ın içini boşaltmaktır. Ben, daha çok, nitelikler ve özellikler konusuna yoğunlaşmaya çalıştım. Zira olayı, bir klik ya da gruba indirgediğimizde, aynı özelliklere sahip diğer oluşumları gözden kaçırmamız işten bile değildir. Bu ise bize daha büyük zararlar verir, diye düşünüyorum. Bizim için önemli olan, nifak kodlarını tanımamızdır. Tanıdıktan sonra sahih bir şekilde analiz etmemizdir. 

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam, kitabın 126. sayfasında münafıkların kinayeli sözler kullandığını ki zor durumda kaldıklarında diğer anlamı kastettiklerini söyleyerek kurtulmaya çalıştıkları tespitini yapmışsınız. Bu konuyu güncel örneklerle açabilir misiniz?

            Hacı Çiçek:  Münafıklarda kendini gizleme ya da kinayeli konuşmak, esastır. Bu davranış, münafıklarda oldukça ileri düzeydedir. Dün de böyleydi bugün de böyledir. Mesela Medine’de hendek kazma esnasında Hz. Peygamber, eline bir balyoz alarak bir kayayı parçalamış, kayanın çatlaması ve ondan kıvılcımların çıkmasından sonra tekbir getirmiş, onun tekbirine Müslümanlar da eşlik etmişti. Bunun ardından sahabeye, Hire saraylarının, Kisra’nın şehirlerinin, Bizans’ın kırmızı mermerli ve Sana’ saraylarının göründüğünü söylemiş ve oraların fethedileceğini müjdelemişti. Müminler buna sevinirken, münafıklar ise bunu alaya almış, magazinleştirmeye çalışmıştı. Günümüzde de vizyon sahibi bir Müslüman lider, devasa bir projeyi dillendirdiğinde münafıklar, onu alaya almakta, boğmaya çalışmaktadır. Mesela 28 Şubat sürecinde Erbakan hoca için bunu yapmadılar mı? Münafıklar, mekân bağlamında yerli gibi görünürler ama zihinsel bağlamda yabancıdırlar. Yeri geldiğinde düşmanın yaptıklarını temize çıkarmaya, işgalci güçleri masum göstermeye çalışırlar. Dünün münafıkları, Hz. Peygamberi müşriklerden ve Yahudi güçlerden daha tehlikeli gördükleri gibi bugünün münafıkları da Müslümanları dış güçlerden daha tehlikeli görmektedir. Onlar, tarihte Moğollara karşı müminlerin mukavemet göstermemesi için kamuoyu oluşturan unsurlardır.

Aynı şekilde Hendek’te kimi münafıklar, Müslümanlara, “bundan sonra sığınacak bir yeriniz yok, geri dönün artık” diyerek, felaket tellallığı yapmışlardı. Günümüzde de emperyalist güçlere karşı dik duran ve ümmetin onurunu koruyan liderler hakkında ise gazetedeki köşelerinde “Onun miadı doldu, suyu ısındı; çünkü o reel politik hareket etmiyor. Dünyayı okuyamıyor. Hem kendini hem milletini perişan edecek” benzeri ifadeleri kullanmaktadırlar. Ama olay onların sandıkları gibi gelişmiyor. Dik duran lider ve milletler, uluslararası arenada saygı görüyor. Buna benzer örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Kısacası dünün münafıkları ile bugünün münafıkları arasında psikolojik bağlamda pek bir fark bulunmamaktadır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam kitabınızın 132. sayfasında Hurkus b. Zuheyr isimli münafığın, ganimet taksimi sırasında Hz. Muhammed’e hitaben: “Adaletli ol, senin neler yaptığını gördüm’’ dediğini nakletmişsiniz. Konu çok güncel, “Adalet Yürüyüşleri”, “Adalet Tartışmaları’’ vb. almış başını gidiyor. Bu konuda neler söylersiniz?

            Hacı Çiçek:  Adalet, bütün insanlığın yitirdiği ve bulmaya çalıştığı evrensel bir değer, bir hikmettir. Sosyal ilişkiler bağlamında Allah’ın emrettiği ilk toplumsal çimentodur. Devletlerin ömürlerinin uzaması ve kısalması, bu erdemin bireysel ve toplumsal düzeyde tahakkukuna bağlıdır. Ama ne yazık ki bu erdem, erdemsizlerin ağzına pelesenk olmuş, istismar edilmiştir. Söz ettiğiniz Hurkus b. Zuheyr adlı münafık, bütün üçkâğıtçılığına rağmen, ganimetin elde edilmesinde hiçbir katkısı olmamasına rağmen ganimet taksimi sırasında Hz. Muhammed’e adaletli olmasını söyleme küstahlığında bulunmuştur. Münafıkların özelliklerinden biri de, kendilerindeki olumsuz özellikleri başkalarına isnat etmeleridir. Korkak oldukları halde, müminleri korkaklıkla itham etmişlerdir. Cimri oldukları halde Hz. Peygamber ve arkadaşlarını cimrilikle suçlamışlardır. Riyakâr ve çokyüzlü oldukları halde, Tebük savaşı gibi olağanüstü zamanlarda teberrüde bulunan Müslümanları riyakârlıkla yaftalamışlardır. Ahmak ve kıt akıllı oldukları halde müminlere adı geçen özellikleri isnat etmişlerdir. İstikrarsız ve vefasız oldukları halde müminleri aynı özelliklerle itham etmişlerdir. Bugün de aynısı gerçekleşmektedir. Bugün adalet yürüyüşlerini yapanların, 28 Şubat sürecinde Anadolu’nun Meryem yüzlü kızlarına ve Yusuf yüzlü erkek çocuklarına neler reva gördüklerini unuttuk mu? O günlerde, İslâmî hamiyetin egemen olduğu bütün evler, birer taziye evi gibiydi. O evlerden biri de benim evimdi sayın hocam! Başörtüsünden dolayı okulundan ağlayarak evine dönen gencecik bir kızın ve anne-babasının psikolojisini münafıklar ne bilsin! Muhammet Hocam, bu yaşıma geldiğim zaman diliminde şunu öğrendiğimi söyleyebilirim: Demokrasiyi dilinden düşürmeyenler, demokrasiyi katledenlerdir. Habire barış ve özgürlük narasını atanlar, başkalarına barış ve özgürlük alanını daraltanlardır. “Adalet istiyoruz” diye yürüyenler, başkalarına adaleti reva görmeyenlerdir. Durmadan “Eşitlik istiyoruz” diyenler, toplumda eşitsizliğin egemen olmasını sağlayanlardır. Aynı şekilde şuna iman etmişim: Gerçek adaleti egemen kılacak olanlar, Allah’ın boyasıyla boyananlardır. O günlerin tez elden gerçekleşmesini rabbimden niyaz ediyorum.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam, meşhur Mescid-i Dirar hadisesi ortadayken, İslâm davetçilerinin bu yapıların iç yüzünü ortaya koyması gerektiğini kitabınızın 146. Sayfasında belitmişsiniz. Bugün hangi yapılar bu kategoriye sokulabilir, bunlar nasıl ortaya çıkarılabilir?

            Hacı Çiçek:  Bu mescit türü, sadece belli bir zaman ve mekâna has değildir. Her dönemde fonksiyonel misyona sahip olabilir. Kur’an, bu tür mescitlerin işlevini “zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına nifak sokmak ve daha önce Allah ve Resulü'ne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak” şeklinde nitelemiştir. Buradan hareketle İslâm coğrafyasının neresinde olursa olsun, aynı işleve sahip mescitler de dırâr hükmündedir. Başka bir ifadeyle minberlerinde müminlerin aşağılandığı, kâfirlere methiyelerin düzüldüğü, orasından burasından kırpılarak, kelimeleri tahrif edilerek İslâm’ın, Nasrettin hocanın kuşuna benzetildiği tüm mescitler, fitne yuvalarıdır ve doğal olarak dırâr hükmündedir. Anlayacağınız, bu tür mescitler, Allah’ın mescitlerine alternatif olarak inşa edilen şer yuvalarıdır. Hz. Peygamberin, bu yuvalar hakkında nasıl davrandığı, kitabımızda açıklanmıştır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Sayın hocam, kitabın 156. sayfasında Yahudilerin, münafıklar için üst akıl fonksiyonu icra ettiklerini belitmişsiniz. Bugün aynı işlevden bahsedilebilir mi, örnek verebilir miyiz?

            Hacı Çiçek:  Evet, münafıkların akıldânesi genelde Yahudiler olmuştur. Çünkü münafıklarla Yahudilerin karakterlerinde ortak bir yayda vardır: İhanet… Yahudi kabileleri Benî Kaynuka, Benî Kurayza ve Beni Nadr, Hz. Peygambere ihanet etmişlerdir. Hz. Peygamber, onları hıyanet-i vataniyye ile cezalandırmıştır. Münafıklar da aynen Yahudiler gibi Hz. Peygambere ihanet etmiştir. Münafıklar, müşrik ve Yahudilerin casusları, işbirlikçileri, tetikçileri, kuklaları, taşeronları ve enformatik objeleridir. Müslümanlar hakkındaki bütün bilgileri,  onlara ve diğer düşman güçlere aktarırlar. Dün de böyleydi bugün de böyledir. İhanetler, aynı minval üzere devam etmektedir. Bir anket ve istatistik yaptığımızda, bütün İslâm coğrafyasındaki nifak karakterli hareketlerin İsrail ile işbirliği içinde olduğu görülecektir. Nifak hareketi bulunmayan en küçük bir yerleşim biriminde dahi İsrail’in yol göstericiliğinde bu oluşumlar oluşturulmaktadır.  Söz ettiğiniz işlev, günümüzde de ayniyle vakidir. Zaman ve mekân değişse de, işlev ve mantalite değişmez.

            Kahtahaber-M.Yetiş: Peygamberimizin sırdaşı Huzeyfetu’l-Yamani’nin fonksiyonunu icra edecek şahsiyetler çıkarabilmemiz mümkün mü ya da gerekli mi?

      Hacı Çiçek:  Sırdaş olmak, ketum olmak çok güzel bir erdemdir. Hele hele inancımıza halel getirecek konularda patavatsızlıktan kaçınma, her Müslümanın görevleri arasında olmalıdır. Kanaatimce her Müslümanın yanında Huzeyfelerin bulunması, bir artı değerdir. Ümmetin,  ser verip sır vermeyen insanlara ihtiyacı vardır. Hz. Ömer’e isnat edilen şu söz ne güzeldir: Akil isen, açma sırrın dostuna, dostunun dostu vardır o da söyler dostuna! Bir büyüğümden duymuştum, şöyle derdi: Teşbihte hata olmasın, koyun gibi olunuz, tavuk gibi olmayınız! Koyun, bir kuzu doğurur sahibinin ruhu duymaz; tavuk, bir yumurta yumurtlar ama yedi mahalleye duydurur.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Değerli hocam, bu kitabın satır aralarında İslâm davetinin istikbali,  ümmetin birlik ve kurtuluşu gibi konulardaki hassasiyetiniz ve arzunuz göze çarpıyor. Kitapla da bağlantılı olarak ümmetin mensupları ve genç davetçilere mesaj veya öneriniz var mı?

            Hacı Çiçek:  Benim önce kendi nefsime sonra da Müslüman kardeşlerime tavsiyem şudur: Kur’an’ı hayatlarının merkezine alsınlar. Kur’an ve Hz. Peygamber, referansımız olmalıdır. Günümüzde birçok kanaat çevresi, Kur’an’ı kendi görüş ve yorumlarına payanda olarak görmektedir. Bu davranış, son derece yanlıştır. Kur’an’a uymamız gerekir, Kur’an’ı kendimize uydurmamız değil… Kitabımda da belirtmiştim. Hayatta en tehlikeli uyutma şekli, din ve kutsallar adına olanıdır. Birisi afyon, eroin, kokain, morfin, alkol vb. objelerle uyuşabilir ama bir veya birkaç saat sonra kendine gelmesi mukadderdir. Fakat din ve kutsallar adına uyuşturulanlar ise belki ömürlerinin sonuna kadar uyanamayacaktır. Çevremizde bunu görebiliyoruz. Bu itibarla gençlerimizin “Şu adam, insanın içini okuyor, Hz. Peygamber ile görüşüyor, tayy-ı mekân yapıyor vb.” saçma söz söyleyenlerden son derece kaçınmaları gerekir! Rüya, ilham, sezgi, mehdilik, Hz. Peygamberle görüşme iddiası, iç okuma, gayba muttali olma ve keşf gibi mistik tuzaklara düşmesinler! Mümince hareket ettikleri sürece şefkat tokadı, azap tokadı, ilâhî sille ve çarpılma gibi gizemli şantajlardan korkmasınlar! Onların bu şeytanî tuzaklarına itibar etmesinler! Kimi zaman “Kur’anda şifreler vardır” sözü de, birçok insanın aldanmasına, aldatılmasına neden olmaktadır. Nasıl mı dediniz? “Kur’anda şifreler vardır” diyen kişi, bir süre sonra Kur’an’daki şifreyi çözdüğünü söyler ve kendisine inananları istediği yöne sevk eder. Akıbet ise nedamet ve felaket olur.

Gençler, kendileri gibi motamot düşünmeyenleri, dışlamasınlar! Mümin kardeşlerinin hukukunu göz ardı etmesinler! Hepimiz, Allah’ın huzuruna varacak, ona hesap vereceğiz. Bizi kurtaracak, ancak amellerimiz olacaktır. Birçok kişide oluşan şu hastalığa da değinmeden geçemeyeceğim: Bir Müslüman ya da gruba olan muhalefetinden dolayı İslâm düşmanlarıyla kol kola girilmez, işbirliği yapılmaz. Bir başımıza kalsak da Hz. İbrahim gibi mücadele etmek durumundayız. Bir hatamızdan dolayı bütün kardeşlerimiz, bize boykot uygulasalar da Ka’b b. Malik gibi tavır takınmalıyız. Malum olduğu üzere Ka’b, mazeretsiz Tebük seferine katılmamıştı. Sefer dönüşünde Allah’ın emriyle Hz. Peygamber ve müminler, ona boykot uygulamıştı. Kimse onunla konuşmuyor, ona selam vermiyor, onun selamını almıyordu. Elli küsur gün devam eden süreçte Bizans’ın Suriye valisi Ka’b’a haber göndermiş, kendisiyle işbirliği yapması halinde ikramlara boğacağını söylemişti. Ka’b, zayıf durumundan yararlanmaya çalışan valiye itibar etmemiş; hatta oturup ağlamıştı. Ama rabbim, vahiyle onu bağışlamış; dolaysıyla gösterdiği fedakârlığın karşılığını almıştı. Bizim de Ka’b gibi olmamız gerek. En küçük bir ihtilaf, münazaa ve münakaşada bazı zayıf kimselerin, Allah’ın dinine düşman olanlar ile dirsek temasına girdiklerini gördük, görüyoruz. Oğlu hain olan babanın, babası hain olan evladın, kızı hain olan annenin, annesi hain olan kızın, hainlerin dost ve yarenleriyle hareket etmesi de nifak alametlerindendir. Bu davranışlar, müminin kimliğine yakışmaz.  Sayın hocam, bizim, İfk olayında Hz. Ayşe’ye zina iftirasında bulunan münafıklar çetesinin lideri Abdullah b. Ubey b. Selul’u kendi kabilesindendir diye korumaya çalışan Sa‘d b. Ubâde gibi değil; “Hangi kabileden olursa olsun, onu haklarız” diyen Usayd b. Hudayr gibi tepki gösterme mecburiyetimiz vardır. Ama bugün ümmete ihanet eden oğlunu savunmak amacıyla adalet (!) yürüyüşlerine katılan sakallıları görüyoruz. Allah, hesapları çabuk görendir.

Bunun yanı sıra haricî mantıktan da uzak durmalıyız. Yani sahibinden izin alınmadan alınan birkaç hurmaya gösterilen hassasiyeti, bir Müslümanın kanı için göstermeme ahmaklığıdır. Bilelim ki izzet Allah’ın, peygamberinin ve müminlerindir. Başka yerlerde izzet aramak, ancak nifak psikolojisine sahip olanların davranışıdır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Hocam kitabınızın çok faydalı olacağına, ümmetin kanayan yaralarına merhem olacağına yürekten inanıyorum. Bu kitap dışında okurlara tavsiye edeceğimiz başka çalışmalarınız var mı, varsa bunlardan bahsedebilir misiniz?

            Hacı Çiçek:  Evet, bu kitabımızın dışında farklı alanlara dair başka kitaplarımız var. Mesela Hz. Ali’nin çevresine, memurlarına ve siyasî rakiplerine gönderdiği ve her biri nasihat dolu mektup, hitabe ve emirnamelerini içeren iki çeviri kitabımızı söyleyebilirim. Onlar “Hz. Ali Aforizmalar” ve “Nehcu’l-Belâga Mektup, Emirname ve Tavsiyeler” başlıklı çalışmalardır. Hz. Ali, adı geçen eserlerde nerdeyse her çevreyi ilgilendiren konulara değinmiş, ideal bir toplumu oluşturacak hikmetli aforizmalar vurgulamıştır. Bir diğer çalışmamız ise “Cârullâh Zemahşerî ’den Altın Kolyeler (Dinî Öğütler ve Hitabeler)” adlı çalışmadır. Bu çalışmada neredeyse bütün İslâm ilimleri alanında eser kaleme almış olan Allame Cârullâh Zemahşerî’nin vahiyden mülhem, altın kolyeler değerindeki tavsiye ve öğütleri yer almaktadır.

 Adı geçen çalışmalarımızın dışında “Gelin Bu Yanlışları Düzeltelim (Düşünsel ve Analitik Yorumlar)” adlı bir çalışmamız mevcuttur. Bu çalışmada öteden beri birçok kesim tarafından yanlış algılanmış konulara değinilmiştir. Basılması halinde ilgiyle karşılanacağını sanıyorum. Malumunuz, üzülerek ifade edeyim ki bu gün, umre ziyareti birçok kimse tarafından salt turistik bir gezi sadedinde algılanmaktadır. Bunun öyle olmadığını vurgulamak amacıyla umre günlüklerime dair “Haremeyn’de İki Hafta (Gördüklerim, Yaşadıklarım, Duygularım)” adlı başka bir çalışmam var ama basıp basmama konusunda henüz karar vermiş değilim. Söz konusu günlükler tevhidî dünya görüşü perspektifiyle ele alınmış, kutsal topraklardaki (Kâbe, Mikat, Tavaf, Safa-Merve, Arafat, Müzdelife, Mina, Haceru’l-Esved, Hira mağarası, Okçular tepesi, Kuba mescidi vb.) mekânların vahye dair tarihî misyonları ayet ve sahih hadisler ışığında ele alınmış, yorumlanmıştır.

            Kahtahaber- M.Yetiş: Sayın hocam, hem bu kitabı yazarak büyük bir değer ortaya koyduğunuz için, hem de bu söyleşi için bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Son olarak bize söyleyecekleriniz ne olabilir?

            Hacı Çiçek:  Kitabımızı baştan sona kadar pürdikkat okuduğunuzdan, okumalarınız ışığında da orijinal sorular çıkardığınızdan dolayı ben size teşekkür ediyorum. Son olarak şunu diyebilirim: Ümmet olarak, fabrika ayarlarımıza yani vahiy ayarlarına dönmemiz şarttır. Kaynağı Kur’an ve Hz. Peygamber’in öğretileri olan bir ümmetin bu halde kalması, içler acısı bir durumdur. Şunu unutmayalım ki ümmetin bu halde kalmasında en büyük pay, yüz yıldan bu yana emperyalist güçler tarafından tayin edilen derisi esmer ama zihni/aklı/mantalitesi İngiliz olan yöneticiler olmuştur. Mısır’ı işgal eden İngiliz komutan, Mısır’ı terk ettiğinde “Yerimize derisi siyah ama düşüncesi İngiliz gibi olan birini bıraktık” demiştir. Doğru değil mi? Şunu unutmayalım ki Kudüs’ün yolu Riyad, Bağdat, Şam, Amman ve Kahire’den geçmek zorundadır. Bunu niçin söylüyorum? Şunun için: Eski İsrail Dışişleri bakanlarından Tzipi Livni, birkaç yıl önce Mısır istihbarat başkanı ve bazı Arap liderlerin, bizi bu Hamas belasından kurtarın, dediğini medyaya ilan etmişti. Zaten ondan sonra İsrail’in Gazze saldırısı başlamıştı. Bu yöneticiler ve aynı zihniyete sahip olanlar, münafıkların ta kendileridir. Zihniyet bağlamında İbn Selullerin çocuklarıdır. Benî Kaynuka, Benî Kurayza ve Beni Nadr’in haber kaynaklarıdır. Kur’an onları, mü­minleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet arayanlar olarak nitelemiştir. Bu yöneticiler, daima onurlu duruş sergileyenleri hedef alır. Onlar, kendi halklarına, insanlarına hizmet etmiyorlar; başkalarına yani küresel sistemin aktörlerini memnun etmeye çalışıyorlar. Mesela ABD Başkanı’nın Ortadoğu’yu ziyareti sonucunda Katar’a yapılan saldırıları, buna örnek verebiliriz. Bunlar, dünya kamuoyu önünde alenen yapılmaktadır. Bundan yerel piyonların yüzü kızarmıyor bile. Askerî bağlamda ihtiyaçları olmadığı halde yüz milyarlarca dolarlık silah alımı yapıyorlar. Aslında Katar’a ambargo uygulayan ülkeler, gerçek manada İsrail’e ambargo uygulamış olsalardı, İsrail, Filistinli kardeşlerimize bu kadar cesurca hareket edemezdi. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?

Muhammet hocam, bize bu imkânı verdiğinizden dolayı size ve Kahta Haber’e  teşekkür ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.

İrtibat:

hcicek02@hotmail.com

 

 


 
 
6 Eylül 2017 Çarşamba 11:35
Okunma: 2227
 
Yorumlar


Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
 
Yazarın Diğer Yazıları

Yazarlar
< >
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Kurumsal

Okuyuculardan Gelen Haber

    Yaşam

    Gündem

    Teknoloji

    Siyaset

    Kültür-Sanat

    Dünya

    Son Dakika

    Ekonomi

    Yerel Haberler

    Spor

    Sağlık

    Özel Haberler

    Medya

    Eğitim

    Yukarı Çık